Troya'da Zaman Atlama:Katmanları VR'da Gezmek





Anıtkabir, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün anısını yaşatmak amacıyla inşa edilen anıt mezardır. Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de vefatının ardından naaşı geçici olarak Ankara Etnografya Müzesi’ne konulmuş, daha sonra kalıcı bir anıt mezar için uygun yer arayışına girilmiştir. 1939’da Rasattepe (bugünkü Anıttepe) bu amaçla seçilmiş, 1941’de açılan uluslararası proje yarışmasını Türk mimarlar Emin Onat ve Orhan Arda kazanmıştır. Anıtkabir’in temeli 9 Ekim 1944’te atılmış, inşaat dört aşamada yaklaşık dokuz yılda tamamlanmıştır. Yapı, Selçuklu ve Osmanlı mimari izlerini modern bir üslupla birleştirmekte, “Aslanlı Yol”, “Tören Meydanı” ve “Şeref Holü” gibi bölümleriyle hem ulusal birlik hem de Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini simgeleyen Barış Parkı’nı içermektedir. İnşaatı Eylül 1953’te tamamlanan Anıtkabir, 10 Kasım 1953’te yapılan törenle Atatürk’ün ebedi istirahatgâhı olmuştur. Bugün Anıtkabir, yalnızca bir anıt mezar değil, aynı zamanda ulusal hafızanın ve bağımsızlık mücadelesinin simgesi olarak ziyaret edilmektedir.
Süleymaniye; medreseleri, kütüphanesi, camisi, hamamı ve tabhanesiyle bir külliyedir. Kanuni Sultan Süleyman ve eşi Hürrem Sultan’ın bulunduğu hazire caminin kıble tarafında mevcuttur. Mimar Sinan’ın türbesi de Süleymaniye külliyesinde yer alır. Diğer camilerle karşılaştırıldığında Süleymaniye’nin daha sade oluşu dikkat çeker. Hat sanatı, çinileri, vitrayları az fakat benzersizdir. 16. Yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman Mimar Sinan’dan kendisi adına bir cami yaptırmasını istemiştir fakat isteği bu caminin en büyük, en ihtişamlı ve sonsuza dek ayakta kalmasıdır. Süleymaniye inşa edildiği tarihten bu yana birçok deprem geçirmiş ve bu depremlerden etkilenmemiştir. Bu açıdan bakıldığında Sultan Süleyman’ın Mimar Sinan’dan isteği imkânsızlıktan çıkmıştır. Romalılar döneminde Konstantin 7 tepe üzerine kurulur ve bu 7 tepenin her birinin zemini kayalıklardan oluşur. Mimar Sinan Süleymaniye için İstanbul’un 3. Tepesini seçmiştir ve burada ilk kazmayı 1549’da toprağa vurmuştur. Mimar Sinan ilk olarak 150mx70m ölçülerinde, 6 m derinliğinde temel çukuru kazdırır. Buradan çıkan 100.000 tondan fazla toprağın hafriyatı 1,5 yıl sürer. Temeline ilk taşı büyük alim Şeyhül’İslam Ebussuud Efendi’nin koyduğu söylenir. Evliya Çelebi’nin notlarından da öğrendiğimize göre Süleymaniye temel inşaatından sonra 3 yıl boyunca zemin üstüne çıkmamıştır. Bunun nedeni Sinan’ın Süleymaniye için uyguladığı tekniktir. Tarihte kazık temel uygulaması ilk kez Süleymaniye Camii’de gerçekleşti denilebilir. Mimar Sinan Camii’nin temeline 30.000’e yakın kazık çaktırarak yapının sağlam bir temel üzerine oturmasını sağlamıştır. Yapının temeline uygulanan ikinci plan ise temel belli bir yüksekliğe ulaştıktan sonra temeli 20’şer cm’lik basamaklar halinde daraltmaya başlamasıdır. Yani Süleymaniye’nin temeli düz temel yerine piramidal şekilde kurgulanmış bir temeldir. Bu sayede temele yapılan basıncın neredeyse yarı yarıya azalmasını sağlamıştır. Piramidal şeklinde tasarlanan temelin bir diğer avantajı ise deprem anında yapının esnek bir tavır sergilemesini sağlamaktır. Mimar Sinan Süleymaniye’ye sağlam bir temel kurgulamanın yanı sıra, bu temelin korozyon gibi bir tehditten de korunması için şuan hala ulaşılabilir olan kanallar kazdırmıştır. Bu kanallardan geçen zemin suları tabhanenin altında bulunan bir depoda toplanıp ve Haliç’e dökülür. Kurguladığı bu drenaj hattıyla zeminde biriken suyu yapıdan uzaklaştırmıştır. Mimar Sinan Süleymaniye’nin duvarlarında kullandığı taş ve harçların bir araya gelişinde ve kurgulanışında da farklı bir yol izlemiştir. Doğal taşları birbirine kenetlerken kullandığı kurşun-kenet sistemiyle hem taşların birbirine bağlanmasını sağlamış hem de olası sismik bir harekette yığma duvarların anti-sismik bir davranış göstermesine zemin oluşturmuştur. Minarelerde ise bu sistemi değiştirip çift yönlü uygulamıştır. Yani hem dikeyde hem yatayda yığma taşları kurşun-kenet ile birbirine bağlayıp minarelere ekstra esneklik
Mardin’in 4 km doğusundaki Artuklu ilçesinde bulunan manastırın yapımı 5. yy’da başlamış, 18. yy’a kadar çeşitli eklentiler yapılarak bugünkü haline kavuşmuştur. Yukarı Mezopotamya’nın en ünlü tarihi yapıtlarından biridir. Manastırın ismi Arapçada manastır anlamına gelen “deyr” ve Süryanice sarı ya da safran anlamındaki ‘’zafaran’’ kelimesinden gelmektedir. Günümüzde Manastırın bulunduğu alanda, 5.yy’da Şemsilere ait olan Güneş Tapınağı ile Romalıların kale olarak kullandığı kompleks bulunmaktaydı. Romalıların bölgeden çekilmesinin ardından Aziz Şleymun’un bazı azizlere ait kemikleri buraya getirilmesi ile birlikte kale, manastıra çevrildi. Patriklik Merkezi olarak 640 yıl boyunca kullanılan manastır, bugünlerde Süryani Kilisesi’nin en önemli dini merkezlerindendir. Dönemin Patriği tarafından 1876 yılında İngiltere’de satın alınan bir matbaa manastıra getirilmiş ve Süryanice, Arapça, Osmanlıca ve Türkçe dillerindeki kitaplar 1969 yılına kadar basılmıştır. Kubbeler, kemerli sütunlar, ahşap el işlemeler, iç ve dış mekânlardaki taş nakışlar manastırın mimarisini süslemektedir. O dönemlerden kalan mozaikler günümüze kadar gelebilmiş ve görülebilmektedir. Manastırda 52 Süryani Patriğe ait mezarların bulunduğu Azizler Mezarlığı’nın yanı sıra Şemsi Tapınağı, Mor Honanyo Kilisesi, Meryem Ana Kilisesi, Mor Petrus Kilisesi, Divanhane ve rahip odaları bulunmaktadır. Deyrulzafaran Manastırı, UNESCO tarafından 2021 yılında Dünya Mirası Geçici Listesi’ne dahil edilmiştir.
Sayeark olarak, tarih ve medeniyetin izlerini sürerek, geçmişin derinliklerinden günümüze ışık tutan içerikler üretiyoruz.
WordPress ile gururla sunuluyor